Çiçek açtı çünkü içimdeki bahar Adana’dır.
Portakal çiçekleri kokusunu rüzgâra emanet etmiş,
şehir bir cennet gibi nefes alıyor.
Sokaklar süslenmiş,
Bir gelin gibi nazlı, bir çocuk gibi heyecanlı.
Parklara çadırlar kurulmuş,
ışıklar gecenin alnına bir yıldız gibi ilişmiş.
Ve bir şehir,
kendi kalbini misafirlerine açmaya hazırlanıyor.
Çünkü festival var.
Çünkü hayat, bu şehirde biraz daha güzel akıyor.
Ama,
her güzel hikâyenin içinde bir eksik cümle vardır.
Otogar dolu, yollar kalabalık,
uçaklar dolup taşıyor.
İnsanlar geliyor
valizleriyle merak, gözlerinde hayranlık.
Ama kapılar açılmıyor.
Bir oda yok.
Bir yatak yok.
Bir “hoş geldiniz” diyecek boş oda yok.Sözü hakim.
Bir adam düşün;
günler öncesinden plan yapmış,
“Adana’yı göreceğim” demiş.
Gelmiş,
ama gece olunca kalacak yer bulamamış.
Bir aile düşün;
çocuklarının elinden tutmuş,
portakal çiçeği kokusunu göstermek istemiş.
Ama şehir ona sadece şunu fısıldamış:
“Bugünlük yer yok.”
İşte o an,
bütün o ışıklar biraz sönük,
bütün o süsler biraz eksik kalıyor.
Çünkü şehir sadece süslenmekle güzel olmaz;
şehir, misafirini ağırlayabildiği kadar büyüktür.
Adana,
Sen ki bereketin adı,
sen ki sıcağın, samimiyetin şehrisin.
Neden hâlâ misafirini kapıda bırakıyorsun?
Neden bu güzelliğin,
yatak sayısına yeniliyor?
Bir kent düşün;
festivali var ama odası yok.
Kalbi var ama yatağı eksik.
Ve o kent,
her bahar biraz daha kalabalık,
ama her gece biraz daha yalnız.
Belki de artık
portakal çiçeğinin kokusuna
bir anahtar sesi eklenmeli.
Oteller zinciri boy göstermeli.
Çünkü bir şehir,
ancak kapılarını açabildiği kadar
şehir olur.



