Yurt Ders Cafe’nin kapısından içeri girerken
sadece bir mekâna değil,
bir umudun kalbine adım atılmış. O gün,
Masalarda çay vardı,
ama asıl demlenen gençliğin hayalleriydi.
Kahve fincanlarının kenarında
yarım kalmış cümleler,
tamamlanmayı bekleyen hayatlar duruyordu.
Bir söz düştü ortalığa,
Sessiz ama derin:
“İnsan, kendine inanmayı öğrendiği gün büyür.”
İşte o gün,
Emrah Kozay
bir başkandan öte,
bir ağabey gibi dokundu gençlerin yüreğine.
Sadece konuşmadı,
Dinledi.
Sadece anlattı değil.
Anladı.
Ve yanında bir isim daha,
Sabri Kandemir
sessizliğin içinden kültürü,
kültürün içinden geleceği büyüten bir emekçi gibi.
O gün kelimeler kürsüde değildi sadece,
gençlerin gözlerinde filizleniyordu.
Birinin hayali öğretmen olmaktı,
birinin yazmak,
birinin sadece
“iyi bir insan” kalabilmek.
Bünyamin Kıraç anlatımıyla söylemek gerekirse;
hayat bazen bir konferans salonunda değil,
bir kahve masasının kenarında değişir.
Çünkü bazı cümleler kitaplarda yazmaz,
insanın içine yazılır.
Ve o gün,
Çukurova’da zaman,
saatlerle değil,
yüreklere düşen umutla ölçüldü.
Gençler sadece dinlemedi.
Kendilerini buldu.
Ve belki de ilk kez,
geleceğe tereddüt etnefen baktılar.
Bir şehir düşün,
Gençlerine omuz veren,
onlara sadece nasihat değil,
yol arkadaşlığı yapan.
İşte o şehirde
ne karanlık uzun sürer,
ne umut eksik olur.
O gün anladım;
bir kahve kokusu,
bir samimi söz
ve bir inanan yürek.
Bir gencin hayatını değiştirmeye yeter.
Ve biz,
o hikâyenin tam ortasında kaldık.



