İnsan garip bir varlık.
Sanki ölümsüzmüş gibi biriktiriyor zamanı.
En güzel günleri
“sonra”ya saklıyor.
En sevdiği elbiseyi dolabın en kuytu yerine asıyor.
Misafire kıyamadığı kahve fincanlarını vitrine diziyor.
Parlasın diye aldığı ayakkabıları kutusunda eskitiyor.
Farkında olmadan hayatı yaşamıyor.
Sadece erteliyor.
Oysa hayat, beklemeyi sevmiyor.
Bir kadın düşünün,
Yıllardır gardırobunda duran o zarif elbiseye her baktığında iç geçiriyor:
“Bunu özel bir gün için saklıyorum ”
Ama hayat bazen o özel günü takvime yazmıyor işte.
Bir bakıyorsun mevsimler geçmiş, yıllar yorulmuş, aynadaki yüz değişmiş.
Elbise hâlâ askıda.
Hayaller hâlâ rafta.
Bir adam düşünün,
Babadan kalma porselen yemek takımını yalnızca
“önemli misafirler” gelince kullanmak için saklıyor.
Oysa en önemli misafir, aynı sofrada oturduğu ailesidir belki de. Bir akşam çayı sırasında çocuklarının kahkahası kadar değerli ne olabilir ki..?
İnsan en büyük yanlışı burada yapıyor işte,
Mutluluğu ileride bir yere koyuyor.
Sanki sevinmek için izin lazım.
Sanki yaşamak için kusursuz bir gün gelecek.
O mükemmel gün bazen hiç gelmiyor..!
Halbuki hayat;
Sabah içilen demli bir çayda,
Annenin sesinde,
Dost sohbetinde,
Çocuk kahkahasında,
Akşamüstü esen hafif rüzgârda gizli.
Bir gün yaşlı bir adam şöyle demişti:
“Keşke en güzel gömleklerimi bayramdan bayrama değil, canım istedikçe giyseydim ”
Çünkü insan yaş aldıkça anlıyor;
Kıyılan şey eşya değilmiş aslında.
Hayatmış.
Bugün sevdiğin parfümü sür mesela.
O güzel fincanda kahveni iç.
En sevdiğin şarkıyı aç.
Kırılmasın diye kaldırdığın tabaklarda sofranı kur.
Giymeye kıyamadığın ayakkabılarla yürümeye çık.
Çünkü yarın dediğimiz şey, Allah’ın bize söz verdiği bir vakit değil.
Belki yarın var,
Belki yok.
Ama bugün avuçlarının içinde.
Hayat; ertelediklerin kadar değil, yaşayabildiklerin kadar senindir.
Ve insan, en çok da sevdikleriyle güzeldir.




