Şehir sabaha uyanmadı o gün.
Şehir, zamla sarsıldı.
Bir otobüs geçti caddenin ortasından,
içi doluydu, ama umutlar boştu.
Cam kenarında oturan bir işçi,
cebinde buruşturulmuş son parayı sayıyordu.
Gözleri uzaklara değil,
artık;
“nasıl döneceğim eve?” sorusuna kilitlenmişti.
Bir öğrenci bindi ardından,
çantası ağır değildi aslında.
Ama hayat pahalıydı.
25 lira 50 kuruş.
Bir kitap parası,
bir simit parası,
bir hayalin kırık dökük bedeliydi artık.
Şoför gazladı aracı,
ama şehir ilerlemiyordu.
Çünkü insanlar geriye düşüyordu.
Kaldırımda bir anne,
çocuğunun elini tutmuş,
“Yürürüz” dedi.
Yol uzundu,
ama zam daha uzundu.
O an anlaşıldı;
bu şehirde mesafeler değil,
fiyatlar yoruyordu insanı.
“42 lira ” dedi biri yüksek sesle.
Sanki rakam değil,
bir isyandı bu.
“55 lira nakit ”
Bu artık ulaşım değil,
bir sınavdı.
Geçen geçiyor,
kalan kalıyordu yolda.
Tabelalar susuyordu.
Ama insanlar konuşuyordu:
“Bu kadar da olmaz!”
Oluyordu işte,
Oluyordu çünkü alışıyorduk.
En tehlikelisi de buydu.
Bir şehir düşün;
yollar var ama gidilmiyor,
otobüs var ama binilmiyor,
insan var ama yaşayamıyor.
O şehirde yankılanan tek cümle:
“Pes doğrusu ”
Ama bu bir teslimiyet değildi.
Bu, boğaza düğümlenen bir haykırıştı.
Biriken sabrın,
yutulan öfkenin,
susturulan halkın sesi.
Bir gün,
o otobüs yine geçecek o yoldan,
Ama bu kez içi sadece yolcularla değil,
itirazla dolacak.
Çünkü şehirler susarak değil,
konuşarak düzelir.
Zam sadece cebine değil,
insanın onuruna dokunduğunda
işte asıl hikâye orada başlar. Buna neden olmayın sakın.
Gerçek bir fiyasko zammı olarak nitelendiren halk.
Bakalım bu zam nasıl karşılanacak?



