Adana İl Halk Kütüphanesi avlusunda bir adam oturuyor.
Elinde 1966 yılından kalma iki dergi…
Sayfaları sararmış ama kelimeleri hâlâ genç.
Zaman eskimiş, hikâyeler taze.
Kafeteryanın yuvarlak masasında, kavçuk ağacının gölgesinde
güneşi yüzüne almış bir adam bu.
Adana’nın çok özlenen güneşi,
sanki hatır sorar gibi dokunuyor alnına.
Korna sesleri uzaktan bir şehir ninnisi,
kaldırımlardan geçen insanlar tebessümle süslü.
Ramazan ayı, şehrin üstüne ince bir huzur tülü sermiş.
Sabır, sükûnet ve selam…
Adana bugün biraz daha insan.
Avlu duvarının ortasında dalgalanan Al Bayrak,
rüzgâr estikçe türkü söylüyor.
Direğin tepesinden gelen o ses,
bir milletin kalp atışı gibi...
İçeride öğrenciler sessiz;
kimi raflarda kitap arıyor,
kimi defterine geleceğini yazıyor.
Kavçuk ağacı ise konuşmadan anlatıyor her şeyi:
“Kökü sağlam olanın gölgesi geniş olur.”
Ve o adam…
Eli Kalem tutan adam…
Kalem, zarafettir.
Kalem, sabırdır.
Kalem, tek başına dimdik duruştur.
O adamın elindeki kalem görünmez belki,
ama gönlünde açmıştır.
Şehrin göbeğinde, kuş sesleriyle,
kumruların Yusufçuk Türküsü
zamanın içinden bir saat koparır kendine.
Dergilerin arasından 1966’nın bir cümlesi düşer dizlerine:
“İnsan, yaşadığı şehir kadar hatırdır.”
Gülümser.
Adana’ya bakar.
“Adana, Adana kalıyoruz işte…” der içinden.
Hayat devam eder.
Güneş biraz daha ısıtır.
Bayrak biraz daha dalgalanır.
Bir sayfa daha çevrilir.
Ve şehir bilmez belki ama
o avluda
eli kalem tutan bir adam
iyiliği, hatırı, huzuru
sessizce yazmaktadır.



