Edebiyatın Hücrelerine Kadar..!
Bir cemiyet düşünün.
Bir araya gelinir, konuşulur, tartışılır, fikirler ortaya konulur ve sonunda bir karar alınır.
İşte tam da burada cemiyet olmanın sorumluluğu başlar.
Karar iyi olabilir, kötü olabilir. Her kararın doğru çıkacağına dair bir garanti yoktur. İnsan yanılır, kurum yanılır, çoğunluk yanılır. Ama ortada ortak akılla alınmış bir karar varsa, o kararın arkasında durmak, en azından etik açıdan bir sorumluluktur.
-Çünkü cemiyet kültürü biraz da budur.
-Bugün söylediğinin arkasında durmak.
-Dün savunduğunu bugün sırf işine gelmediği için değiştirmemek.-Alınmış bir kararın sonucundan hoşlanmadığında, dönüp dolaşıp yine kendi kararını bozmaya kalkmamak.
-Aksi halde ortada karar değil, günü kurtarma telaşı kalır.
Son zamanlarda ise başka bir anlayışın başını alıp gittiğini görüyorum:
“Bilge yurtturmacılığı..!”
Konu bulamayan, kendi eski kararlarını yeniden kurcalıyor. Dün başka türlü konuşan, bugün başka türlü yazıyor. Daha da ilginci, bunu yapanların arasında eli kalem tutan, edebiyat denizinde yıllardır kulaç atan, Türkçe konusunda ezber bozmayan isimlerin bulunması. İşte insanın asıl şaşırdığı yer burası. Çünkü edebiyat yalnızca güzel cümle kurmak değildir.
Edebiyat biraz da sözünün sorumluluğunu taşımaktır.
Türkçe yalnızca kelimeleri doğru yan yana getirmek değildir.Türkçe, aynı zamanda düşüncenin ahlakıdır. Dün söylediğini bugün inkâr edebilirsin.
Elbette insan düşüncesini değiştirebilir.Hatta değiştirmelidir de.
Fakat bunun bir yolu, bir yöntemi, bir gerekçesi vardır.
“Ben dün böyle söyledim ama bugün yanıldığımı düşünüyorum” demek başka şeydir.
Hiçbir şey olmamış gibi dünün kararını bugün yok saymak başka.
-Birincisi fikrî olgunluktur.
-0İkincisi ise hafızasızlıktır.
Dostlar;
Bir cemiyetin aldığı kararın beğenilmemesi, o kararın yok sayılması için tek başına gerekçe olamaz. Beğenmiyorsanız yeni bir öneri getirirsiniz.
Tartışırsınız, İkna edersiniz, Oylarsınız, Yeni karar alırsınız.
Ama dün alınmış kararı, bugün hiçbir şey olmamış gibi tersine çevirmeye kalkarsanız, mesele artık yalnızca karar meselesi olmaktan çıkar.Güven meselesine dönüşür. Çünkü cemiyetleri ayakta tutan yalnızca tüzükler değildir. Güvendir Verilen sözlerdir, Alınan kararların arkasında durabilmektir.
Belki de en önemlisi, insanın kendi sözüne karşı mahcup
olmamasıdır.
Edebiyat dünyasında bu konu daha da hassastır.
Çünkü kalem sahibi insanın sözü, sıradan bir söz değildir. Kalem, toplumun hafızasına yazılır. Bugün yazdığınız bir yazı yarın bir başkasının eline geçer.
-Bir yıl sonra okunur.
-On yıl sonra hatırlanır.
-Bazen bir cümle, sahibinden daha uzun yaşar.
"Öyleyse kalemin de bir namusu olmalıdır..!"
Kalemin mürekkebi kurumadan fikir değiştirmek değil mesele; değişen fikrin hesabını verebilmektir.
Benim itirazım fikir değişikliğine değil. Benim itirazım, ilkesizliğin fikir değişikliği gibi sunulmasına. Çünkü her değişiklik gelişme değildir.
Her geri dönüş de hata değildir.
Ama alınmış bir kararın arkasında durmamak, sonra da dün söylenenleri unutmuş gibi davranmak, cemiyet kültürünü zedeler.
İşte o zaman, Tuz kokar.
-Önce mutfakta hissedersiniz.
-Sonra sofrada.
-Sonra evin içinde.
-Bir bakarsınız ki koku sokağa çıkmış.
-Sonra şehre.
-Sonra ülkeye…
Bugün benim hissettiğim tam da budur:
Tuz koktu!
Hem de öyle uzaktan değil. Edebiyatın bütün hücrelerinde hissedilecek kadar. Sözün kıymetini bilenlerin, sözün sorumluluğunu da bilmesi gerekir.
Çünkü edebiyatın en büyük sermayesi kelime değildir.
-Güvendir. güven bir kez kırıldığında, en güzel cümleler bile insanın kulağında eksik kalır.
-Kalem sahiplerine düşen görev ise çok açık:
Dün ne söyledik?
Bugün ne söylüyoruz?
Yarın söylediğimizin arkasında durabilecek miyiz..?
Asıl mesele budur.
Gerisi kelime kalabalığıdır.
Tuz koktuysa, artık sofrayı değil; tuzun neden koktuğunu konuşmanın zamanıdır.
Yinede birlik beraberlik alınan kararın arkasında durmak gerekir.



