Kitap okumayan toplum, kendi hikâyesini başkasından dinlemek zorunda kalır.
Bir gün genç bir adam sordu:
“Edebiyat neye yarar?”
Öyle ya,
Şiir olmasa ne olurdu?
Masal olmasa çocukların dünyasından ne eksilirdi?
Hikâye, roman, tiyatro olmasaydı insan kendisini ve çevresini nasıl anlatırdı?
İlk bakışta “Ne değişir ki?” diyebilirsiniz.
Çok şey değişir!
Çünkü edebiyat yalnızca kelimeleri yan yana getirmek değildir.
Edebiyat, insanın kendisine tuttuğu aynadır.
O aynada bazen yüzümüzü, bazen geçmişimizi, bazen unuttuğumuz çocukluğumuzu görürüz.
Bazen de toplum olarak nerede durduğumuzu.
ADANA'NIN SOKAKLARI DA BİR KİTAPTIR
Ben Adana'nın sokaklarında dolaşırken bunu daha iyi anlıyorum.
Tepebağ'ın eski evleri.
Taşköprü'nün sessizliği.
Seyhan'ın iki yakasında birbirine karışan insan hikâyeleri.
Karşıyaka'nın esnafı.
Mahalle kahvelerinde yıllardır anlatılan hatıralar.
Bir zamanlar gazete sayfalarında kalan insanlar.
Bunların hepsi aslında birer hikâyedir.
Fakat yazılmazsa unutulur.
İşte edebiyat burada devreye girer.
Bir yazar, toplumun hafızasından düşmek üzere olan bir hatırayı alır; kelimelerin arasına yerleştirir.
Sonra yıllar geçer.
O yazıyı okuyan genç bir insan şöyle der:
“Demek ki benim şehrim böyleymiş.”
İşte o zaman edebiyat, kent belleğine dönüşür.
EDEBİYAT UNUTTURMAZ
Bugün geçmişte yaşamış nice insanı yalnızca kitaplar sayesinde tanıyoruz.
Nice yoksulun hayatını.
Nice annenin gözyaşını.
Nice işçinin alın terini.
Nice çocuğun hayalini.
Nice sevdanın yarım kalmış hikâyesini.
Bunları bize tarih kitapları kadar, hatta bazen tarihten daha güçlü biçimde edebiyat anlatıyor.
Çünkü tarih bize çoğu zaman “ne olduğunu” söyler.
Edebiyat ise “insanın bunu nasıl yaşadığını” anlatır.
Aradaki fark küçümsenecek bir fark değildir.
Bir savaşın tarihini okuyabilirsiniz.
Ama bir roman size o savaşın ortasında kalan bir çocuğun korkusunu hissettirebilir.
Bir yoksulluk istatistiğini görebilirsiniz.
Ama bir hikâye size akşam eve ekmek götüremeyen babanın başını nasıl öne eğdiğini anlatabilir.
İşte edebiyatın gücü budur.
KİTAP BAZEN SESSİZ BİR DİRENİŞTİR
Edebiyat sadece güzel vakit geçirmek değildir.
Bazen itirazdır.
Bazen vicdandır.
Bazen direnme gücüdür.
Bazen “Ben de varım!” demektir.
İnsana umut verir.
Dayanışmayı öğretir.
Başkasının acısını kendi acımızmış gibi hissettirir.
Ve en önemlisi, insanı insana yaklaştırır.
Bir roman kahramanına üzülürken aslında kendi içimizdeki yaraya dokunuruz.
Bir şiirde ağlarken yıllardır içimizde tuttuğumuz bir duyguyu serbest bırakırız.
Bir mizah yazısında gülerken hayatın bütün ağırlığına rağmen hâlâ gülmenin mümkün olduğunu hatırlarız.
Aristoteles'in “arındırma” dediği şey biraz da budur.
Edebiyat insanın içini boşaltır.
Ama boş bırakmaz.
Yerine düşünce koyar.
Duygu koyar.
Hayal koyar.
Umut koyar.
EDEBİYAT İNSANI YUMUŞATIR
Bugün toplum olarak en çok ihtiyacımız olan şeylerden biri de bu değil mi?
Birbirimizi dinlemek.
Birbirimizi anlamak.
Kendi doğrularımızın dışında da hayatlar olduğunu görmek.
Edebiyat bunu öğretir.
Çünkü kitap okuyan insan, yalnızca kendi hayatını yaşamaz.
Başka insanların hayatlarına da misafir olur.
Bir gün yoksuldur.
Bir gün zengindir.
Bir gün köylüdür.
Bir gün işçidir.
Bir gün çocuktur.
Bir gün yaşlıdır.
Bir gün sevdalıdır.
Bir gün terk edilmiştir.
Böylece insanın dünyası büyür.
Ufku genişleyen insanın önyargıları daralır.
İşte edebiyatın en büyük faydalarından biri de budur.
PEKİ EDEBİYAT OLMASAYDI?
Düşünün.
Şairler hiç yazmasaydı.
Yazarlar hiç kaleme almasaydı.
Masallar büyüklerden küçüklere aktarılmasaydı.
Romanlar raflarda hiç yer almasaydı.
Tiyatrolarda insanın hayatı sahneye taşınmasaydı.
Belki yine yaşardık.
Ama eksik yaşardık.
Çünkü insan yalnızca ekmekle yaşamıyor.
İnsanın bir de anlamaya, anlatmaya, hatırlamaya ve hayal etmeye ihtiyacı var.
Edebiyat işte bu ihtiyacın sesidir.
BİR KİTAP, BİR İNSANIN HAYATINI DEĞİŞTİREBİLİR
Bazen bir kitap yıllarca kütüphanede sessizce bekler.
Kimse ona dokunmaz.
Sonra bir gün bir genç gelir.
Kitabı açar.
Bir cümle okur.
Ve o cümle, onun hayatının yönünü değiştirir.
Belki yazar bunu hiç bilmez.
Belki o kitapta yazılan cümle, yıllar sonra bir öğretmenin dilinden çıkar.
Bir öğrencinin hayatına dokunur.
Bir gazetecinin yazısına dönüşür.
Bir şairin şiirine karışır.
Bir çocuğun hayaline yerleşir.
İşte edebiyatın görünmeyen yolculuğu budur.
Yazarın kaleminden çıkar, okuyanın hayatına girer.
Ben gazeteciliğin de edebiyatla akraba olduğuna inanıyorum.
Gazeteci yaşadığı zamanı kayda geçirir.
Yazar insanın iç dünyasını.
Biri bugünün haberini taşır.
Diğeri yarının hafızasını.
Ama ikisinin de ortak bir sorumluluğu vardır:
Unutturmamak.
Çünkü unutulan insan, unutulan şehir, unutulan emek, unutulan acı ve unutulan sevinç bir süre sonra yok olur.
Ben de bu yüzden yıllardır eski gazete sayfalarının peşinden gidiyorum.
Adana'nın geçmişini bugünün gençlerine ulaştırmak istiyorum.
Çünkü bir şehrin hafızası yalnızca binalarda değildir.
Gazete kupürlerinde.
Fotoğraflarda.
Şiirlerde.
Hikâyelerde.
İnsanların anlattığı hatıralarda saklıdır.
Bütün bunların adı aslında tek bir kelimede buluşur:
EDEBİYAT
Öyleyse sorumuzun cevabı belli:
Edebiyat neye yarar?
İnsanı insana anlatır.
Geçmişi geleceğe taşır.
Düşünmeyi öğretir.
Duyguyu büyütür.
Vicdanı diri tutar.
Hayal gücünü genişletir.
Dili güzelleştirir.
Yalnızlığı azaltır.
En önemlisi;
İnsanın insan kalmasına yardım eder.
Gerisi mi?
Gerisi kelimelerin işi.
Kalemlerin işi.
Unutulmaması gereken hikâyelerin işi.



