Bir zamanlar, Toroslar'ın eteklerinde küçük bir kasabada yaşayan yaşlı bir şair vardı. Herkes ona "Kelimelerin Bekçisi" derdi. Çünkü o, şiiri yalnızca kafiyelerden, süslü sözlerden ibaret görmezdi. Ona göre şiir; hakikatin nefesi, vicdanın sesi ve insanlığın hafızasıydı.
Bir gün genç bir delikanlı elinde bir defterle kapısını çaldı.
"Üstat," dedi, "şiir yazıyorum ama kimse okumuyor. İnsanlar kısa sözleri, gösterişli cümleleri seviyor. Ben de gerçeği biraz eğip büksem, duyguları abartsam, daha çok ilgi görür müyüm?"
Yaşlı şair pencereye yöneldi. Uzakta güneş, Çukurova'nın bereketli topraklarına kızıl bir ışık bırakıyordu.
Gülümsedi;
"Evlat," dedi, "kelimeler de insanlar gibidir. Onların da bir namusu vardır. Şairin görevi kelimeleri alkış uğruna kirletmek değil, onları hakikatin hizmetinde tutmaktır."
Genç şaşırdı.
"Kelimelerin namusu olur mu üstat?"
Yaşlı şair ağır ağır konuştu:
"Olmaz olur mu? Bir kelime yalanı gizlemek için kullanıldığında yaralanır. Bir insanı aşağılamak için kullanıldığında kirlenir. Bir mazlumun sesini kısmak için kullanıldığında ölür. Ama adalet için kullanılırsa büyür. Sevgi için kullanılırsa güzelleşir. Hakikat için kullanılırsa ölümsüzleşir."
O sırada dışarıdan çocuk sesleri geliyordu. Birkaç çocuk top oynuyor, kahkahaları sokağa yayılıyordu.
Şair eliyle onları gösterdi.
"Bak evlat, Bu çocuklar yarının dünyasını kuracak. Eğer biz kelimeleri hoyratça kullanırsak, onlar da birbirlerini hoyratça anlamaya başlayacaklar. Şair yalnız şiir yazmaz; toplumun vicdanına da yön verir."
Genç adam düşüncelere daldı.
"Peki üstat, bugün neden bu kadar çok söz var ama bu kadar az anlam var?"
Yaşlı şair derin bir iç çekti.
"Çünkü insanlar kelimeleri satmaya başladı. Kimi makam için sattı, kimi para için, kimi alkış için. Oysa gerçek şair, gerektiğinde yalnız kalmayı göze alandır. Çünkü şiir önce vicdana yazılır, sonra kağıda."
Akşam olmuştu.
Gökyüzünde ilk yıldızlar görünmeye başlamıştı.
Yaşlı şair masasının çekmecesinden sararmış bir kağıt çıkardı. Üzerinde tek cümle yazıyordu:
'Şair, kelimelerin efendisi değil emanetçisidir.'
Genç adam kağıdı okurken gözleri doldu.
"Demek şairlik önce sorumlulukmuş."
"Elbette," dedi yaşlı şair.
"Bir doktor insan bedenini korur, bir öğretmen geleceği korur, bir asker vatanı korur. Şair ise dilin onurunu korur."
Sonra ekledi;
"Unutma evlat, kalemin mürekkebi bazen kandan daha kalıcıdır. Bir yanlış söz nesiller boyunca yara açabilir. Bir doğru söz ise karanlık çağlara ışık olabilir."
O gece genç şair eve dönerken defterinin ilk sayfasına şu cümleyi yazdı:
"Kelimeler bana ait değildir. Ben onların yolcusuyum."
Aradan yıllar geçti.
Genç şair tanınan bir isim oldu. Fakat hiçbir zaman yaşlı ustasının sözlerini unutmadı. Ne zaman kolay bir yalanla büyük bir alkış kazanma fırsatı bulsa, kalemini durdurdu. Ne zaman hakikati söylemenin bedeli ağır olsa, yine yazdı.
Çünkü biliyordu ki;
Şair olmak güzel dizeler kurmak değildir.
Şair olmak; mazlum ağladığında onun gözyaşına tercüman olmak, çocuklar güldüğünde o sevinci geleceğe taşımak, toprak susadığında yağmuru çağırmak, insanlık unutmaya başladığında hafızayı diri tutmaktır.
Her şeyden önce;
Şair, kelimelerin;
"Namusunu koruyan son nöbetçidir."
Bir toplum önce kelimelerini kaybeder, sonra anlamlarını.
Anlamlarını kaybedenler ise sonunda birbirlerini kaybederler.
İşte bu yüzden gerçek şair, kalemini eline aldığında yalnız bir şiir yazmaz;
"Vicdanın, hakikatin ve insanlığın nöbetini tutar."



