Nisan Ayı yazımı “Nisan’da Adana” olarak belirleyip; Nisan geldi mi, Adana’nın sokaklarında bir şeyler değişir, hava sadece ısınmaz; kokular, sesler ve renkler de çoğalır, işte tam bu günlerde şehri sarıp sarmalayan o büyülü atmosferin adı: Portakal Çiçeği Karnavalı olur diye yazmaya başlamıştım ki, yaşadığımız eğitimdeki şiddet olayları güncelimiz olunca yazımın başlığını ve içeriğini değiştirmeye karar verdim.
Eğitim denince aylardan Nisan olunca hele bir de okullardaki şiddet olayları gündeme gelince “Köy Enstitüleri Modelini” yazmamak olası değil. Okullar, çocukların yalnızca akademik bilgi edindiği yerler değil; toplumsal değerleri, güveni, saygı ve sevgiyi öğrendiği alanlardır. Ancak son yıllarda eğitim ortamlarında artan şiddet olayları, bu temel işlevi tehdit eden ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Üstelik bu şiddet yalnızca psikolojik, sözel, dijital biçimleriyle değil; öldürmeye yönelik silahlı saldırılar olarak giderek yaygınlaşıyor.
Son yaşadığımız olayda, bir öğrencinin babasına ait beş adet silahla okuluna girip sınıflarda rastgele tarama yapması sonucu dokuz yavrumuzun ve bir öğretmenimizin yaşamdan koparılışına tanık olduk. Bu olayla birlikte konu üzerinde artık çokça düşünüp önlem alınması gerekli ve hatta ülkede yas ilan edilmesi kanısındaydım. Böylece toplumda bu konunun önemsendiğinin altının çizilmesi açısından önemliydi bu yas ilanı. Acımız çok büyük, bu olay sadece bizim topluma özgü değil tabii ki, benzerleri farklı ülkelerde de yaşanmaktadır. Ancak bizim ülkemizin sorunlarını biz çözeceğiz doğal olarak.
Eğitimde şiddet olaylarında, elbette ki birçok faktörü bir arada değerlendirmek gerekli. Ancak eğitim sisteminin sorgulanması ilk yapılacaklardan olmalı. Her şey değişti; yaşam koşulları, anlayışlar, beklentiler ve kuşaklar çok farklılaştı. Yaşananlar göstermektedir ki; sağlıklı bireyler yetiştirme görevlerimizde çok büyük aksaklıklar var. Bu aksaklıklara dair bilimsel olarak üretilen görüş ve önerilerin yanında yüzyıllar öncesinden başlayarak günümüze gelinceye dek eğitim sistemi ile ilgili bizlere yol gösterici birçok görüş ve öneriler olduğunu görmekteyiz:
İbn-i Sina (980-1037), Orta Çağ İslam dünyasının en önemli hekimi, filozofu ve bilginidir. Sina eğitimi; erken yaşta başlayan çocuğun yeteneklerine dayalı toplumsal mesleki beceriler edinimini hedefleyen, ahlak, akıl ve bedenin bütüncül gelişimini kazandırmayı amaçlayan bütüncül bir yaklaşım olarak tanımlamaktadır ve ona göre eğitim, bireyi "ideal insan" düzeyine ulaştırma süreci olup, deney ve gözlem temelli olmalıdır.
İbni HALDUN (1332-1406), Mukaddime adlı eserinde; beceri ve sanat ancak öğretmenlerden öğrenilebilir. Bir işi öğretmenden öğrenmek, göz ile görmek ve aletlerle bizzat işleyerek elde etmek, bir nesneyi tanımlama ile öğrenmekten daha yararlıdır. Bilgiyi işlemek suretiyle elde edilen beceri, tanımlama ile elde edilen bilgiden daha güçlü bir şekilde zihinlerde yerleşir.
Maria Montessori (1870-1952), İtalya'nın ilk kadın doktorlarından biri ve pedagogdur. "Montessori Eğitim Metodu"nu geliştirmiştir. Bu metod eğitime bilimsel gözlemi katmıştır. Montessori, çocukların kendi hızlarında, özgür ve hazırlanmış bir çevrede öğrenmelerini savunarak her çocuğun bireysel potansiyelinin ortaya çıkarılmasına odaklanmıştır.
John Dewey (1859-1952), Amerikalı filozof, psikolog ve eğitimcidir. Ezberci eğitime karşı çıkarak deneyim, demokrasi ve sosyal değişimi eğitimin merkezine koyarak, yaparak-yaşayarak öğrenmeyi ve öğrenci merkezli eğitimi savunmuştur. John Dewey, 1924'te Türkiye'ye çağrılarak eğitim sistemi ile ilgi bir rapor hazırlatılmıştır. 1939'da kitap olarak basılan bu raporda, Türk yaşamının temeli olan çiftçilerin gereksinimlerine karşılık gelecek köy okullarına öğretmen yetiştirilmesini önermiştir. Onun şu sözleri çok çarpıcıdır: "Eğitim, hayata hazırlık değil, hayatın kendisidir" Bu görüşlerden esinlenen Türk eğitimciler “Köy Enstitüleri Modelini” Türkiye’ye özgü bir model olarak geliştirmiş ve yaşama geçirmişlerdir.
Köy Enstitülerinin kurucularından olan Hasan Âli Yücel (1897-1961), Türk felsefe öğretmeni ve dönemin Millî Eğitim Bakanıdır. Yücel ezberci eğitime karşı çıkarak iş, üretim ve sanat odaklı eğitimi savunmuş ve eğitimin kırsal kesimden başlayarak ülkeyi aydınlatacağına inanmıştır.
İsmail Hakkı Tonguç (1893-1960), Türk eğitim bilimci, köy enstitülerinin mimarı ve dönemin İlköğretim Genel Müdürü’dür. Tonguç'un eğitim anlayışı, "iş içinde, iş aracılığıyla, iş için eğitim" ilkesine dayanan, üretken ve bilgiyi eyleme dönüştüren bir modeldir. Eğitim, sadece sınıf içinde değil, ziraat, teknik ve sanat gibi uygulamalı işlerin içinde gerçekleşmelidir.
Köy Enstitüleri’nde yetişen yüzlerce köy çocukları ülkemiz için çok şey yaptı ve ülke kalkınmasına katkı sağladılar. En önemlisi ise çıplak ayaklı bu okullara gelen köy çocukları kendilerine güvenen idealleri olan takım elbiseli kravatlı bireyler olarak yetiştiler. Akademik bilginin yanında sanat icra ettiler, spor yaptılar, ekip biçtiler, inşaat işleri, çobanlık, marangozluk yaptılar. Köy Enstitüleri’nin aynısını uygulamak günümüzde olanaklı olmasa da eğitim anlayışının model alınarak günümüz koşullarına uyarlanması hala olanaklıdır.
Bugünün eğitim sistemi içinde çocuklarımız kendilerini değersiz hissettikleri ve hiçbir işe yaramadıklarını düşündükleri için şiddete başvurduklarını düşünüyorum. Okul yaşantısında bizzat üreten, ürettikçe kendini değerli hisseden, emeğin değerini öğrenerek üretenlere saygı gösteren ve toplumun değerlerini okulda yaşayarak öğrenen bilgili öğrenciler, şiddet üretemezler kanısındayım.
Unutulmamalıdır ki eğitimde şiddet, sadece bireysel bir sorun değil; toplumsal bir yaradır. Bu yarayı sarmak ise ancak ortak bir bilinç ve kararlılıkla mümkün olacaktır. Okulları yeniden güvenli limanlar haline getirmek, hepimizin sorumluluğudur.



